Araştırmacı Çevre Yazarı Türksen Başer Kafaoğlu
Belli bir yaşa gelince Albümlerimizin kapağını açar baka bakarız. Aile fotoğrafları, çocukluk hallerimiz, kardeşlerimiz, okul arkadaşlarımız ve en değerli dostlarımız, anılarıyla ölümsüzleşir. Aramızdan kayıp gitmiş olan sevdiklerimize gözümüz takıldığında özlemle gözlerimiz dolar, anı dolu günlere uzanırız. İyi çekilmiş birkaç siyah beyaz görüntü, sevinç ya da kederi, belleğimize taşır derin bir ah çeker, neydi o günler deriz.
1950’lerde ülkemizde fotoğraf çekmek pek yaygın değildi. Her evde de bir fotoğraf makinası yoktu. Bu nedenle kişiler, resim çekileceği zaman iyi poz vermek için epeyce özen gösterirdi. Ayrıca iyi bir görüntü almak da epeyce hüner isterdi. Aile fertleri eş dost bir araya geldiğinde fotoğraf çekme olasılığı varsa, birlikte poz verilir albümler zenginleştirilirdi.
Şayet resim, bir stüdyoda çektirildiyse, teslimi en erken bir hafta sonra olurdu. Özel günler için de fotoğraf stüdyolarına gidilir, damat ve geline poz verdirileceği zaman ‘’başınızı hafif sağa eğin, bana doğru bakın, damat bey siz gelin hanımın elini tutun. Tamam böyle kalın’’
Sözleri ile adeta kalıplaşan bir düzenlemenin ortasında kalınırdı.
O tarihlerde Kadıköy’de az sayıda fotoğrafçı vardı. Bazı stüdyo vitrinlerinde bir ünlünün gösterişli kocaman bir fotoğrafı yer almışsa, gelen geçenin ilgisini çekmesi çok normaldi.
Aile albümünün kapağı çevrildiğinde, anında zaman tüneliyle anılara ulaşılır, karton üstünde gülümseyen o yüzler ve bakışlar, konuşamasa da bizlere çok şey anlatırdı.
Verilen özel pozlarda el ve ayakların düşünülmüş duruşları, giysiler, içten sarılışlar, yaşam sevinci dolu heyecanlı gözler, romantik bakışlar, sürecin insan tipolojisini anlatmaya yeter.
Söz konusu kartpostallar eskidikçe, sevenleri tarafından yıllanmış şarap gibi kıymetleniyor.
Geçenlerde bir dostumuz bana yıllar önce ailelerimizle çektirdiğimiz bir fotoğraf göndermiş. Gördüğümde sadece o günkü ortam değil, film şeridi gibi tüm anılar canlanıverdi belleğimde. Yitirdiklerimizi düşünüp hüzünlendim. Hey gidi ne güzel günlermiş diye mırıldandım.
Bence albümler, yaşanmışlıkların görüntülü romanları. Örneğin, anneannemin yıllar önce arkadaşlarıyla çektirdiği siyah beyaz fotoğrafa baktığımda tam da o süreci yansıtan bir belge olduğunu görüyorum.
Son yüzyılda teknolojik ve sosyal gelişmeler görüntü alma alanında da hız kazandı. Toplumun merak ve talebi durmak bilmedi. Artık günümüzdeki selfi görüntüleri, sosyal medya paylaşımları anlık. Yavan gülücüklerle dolu görüntü ve videolar revaçta ise de ne denli etkili ve kalıcı olduğu tartışılır.
Bazı restoran ve kafelerdeki abartılı bol ışıklı yerler, gençlerin fotoğraf çekmesi için kaçınılmaz ortamlar. Kalabalık yollarda yaya trafiğine aldırmadan anında da çekim ve paylaşım yapılıyor. Görseller özlemleri giderebilse de yüz yüze buluşmak kucaklaşmak gibisi var mı? Ama 20 yıl önce doğanların bu duyguları anlayabilmesi çok zor.
Farklı ve merak uyandıran diğer ileri bir adım da koleksiyonerlik. Bu tip çalışmalar, tarihi değeriyle topluma önemli bir miras olarak aktarılmakta.
1966’larda Rasih Nuri dostumuzla bir araya geldiğimiz de onun, evinde gerçekleştirdiği arşiv tutkusuna hatta bu yöndeki titizliğine tanık olurduk. Çok değerli tarihi bir çalışması vardı. Sonraki kuşağa devredilebildi mi bilemiyorum. Asıl sorun da burada. Bunca nitelikli arşiv çalışması sahibinden sonra ne olacak?
Son yıllarda da yine değerli çalışmalar üreten dostumuz Seyhun Binzeti’n bazı sergilerine katıldım. Siyah beyaz Cumhuriyet Tarihi ile ilgili kartpostalları düzenleyerek ya da değişik konulu birikimlerini çeşitlendirerek, çalışmalarını sürdürüyor. Albümlerin ve arşivlerin dili olamasak da koruyucusu olabilmeliyiz.

Antkacilarda satılık sahibi belli olmayan satilik eski siyah beyaz fotoğraflar beni hep üzmüştür.